4 Nisan 2025 Cuma
DOLAR 38.01 ₺
EURO 41.85 ₺
STERLIN 49.16 ₺
G.ALTIN 3,690.40 ₺
BTC 82,904.93 $
ETH 1,810.89 $
BİST 9,379.83

Mesut Bor yazdı: Sağlıkta ticarileşme

Sağlık 112
Yayınlama: 22 Şubat 2025 Cumartesi 11:48 Kaynak: Haber Merkezi Editör: Oktay Candemir

Mesut Bor, bu haftaki makalesinde sağlıkta ticarileşmeyi değerlendirdi.

Mesut Bor yazdı: Sağlıkta ticarileşme

SAĞLIKTA TİCARİLEŞME

Türkiye’de sağlık sisteminin 2003’teki "Sağlıkta Dönüşüm Programı" ile başlayan değişimi, toplumun farklı katmanlarında çelişkili sonuçlar doğurdu. Kamu hastanelerinin yanı sıra özel sağlık kuruluşlarının hızla çoğalması, "herkese erişim" vaadini yerine getirir gibi görünse de gelir adaletsizliği nedeniyle hizmete ulaşımda derin bir eşitsizlik yarattı. Özel hastaneler, yüksek gelir gruplarına hitap ederken düşük gelirli kesimler kamu hastanelerinde uzun kuyruklar ve kalabalık kliniklerle mücadele etmek zorunda kaldı. Örneğin, bir kamu hastanesinde çalışan pratisyen hekimin günde 80-100 hasta bakması, Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği "günde 30 hasta" sınırını katbekat aşıyor. Bu yoğunluk, hastalara ayrılan süreyi 5-10 dakikaya düşürürken, tanı hatalarına ve iletişim kopukluklarına zemin hazırlıyor. Hekimler, zamanla "hastalık değil, şikayet dinleyen" konumuna itiliyor. Özel sektörde ise "performans sistemi" adı altında dayatılan hasta sayısı hedefleri, gereksiz tetkik ve cerrahi müdahaleleri artırıyor. Öyle ki, bazı özel hastanelerde MR çekimlerinin %40’ının gereksiz olduğu tahmin ediliyor. Bu durum, hastaları maddi yük altına sokarken, sağlık harcamalarını da şişiriyor.  

Sağlık hizmetlerinin "ticarileşmesi" ilaç endüstrisiyle iç içe geçmiş bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. İlaç firmalarının hekimlere yönelik düzenlediği lüks kongreler, "danışmanlık ödemeleri" veya klinik araştırma fonları, reçete yazım alışkanlıklarını doğrudan etkiliyor. Antidepresan kullanımının son 10 yılda %400’ü aşan artışı veya Türkiye’nin Avrupa’da antibiyotik tüketiminde birinci sırada olması bu ilişkinin sonuçlarından yalnızca birkaçı. Öte yandan, sağlık sektörünün kapitalize edilmesiyle beraber "hastalık icat etme" olarak bilinen  stratejileri en çok ilaç sektörünün işine yaradı. İlaç firmaları, icat edilen bu hastalıklara karşı ilaç uydurma konusunda hiç de zorlandıkları söylenemez ve bu sıradan semptomların abartılı tanılarla pazarlanmasına yol açıyor. Örneğin, yaşlanmanın doğal bir parçası olan unutkanlığın "hafif bilişsel bozukluk" adı altında tanı konulması, gereksiz ilaç kullanımını teşvik ediyor.  Benzer şekilde, kozmetik kaygılarla "vitamin eksikliği" veya "hormon dengesizliği" gibi tanılar toplumda sağlıkla ilgili yapay bir endişe kültürü yaratıyor. İvan İllich'in "Sağlığın Gaspı" adlı kitabında "inanıyorum ki, şu anda kullanılan tüm ilaçlar denizin dibini boylasa insanlık için her şeyden daha iyi olur ama balıklar için kötü olur."   geçen bu söz ilaç sektörünün bizler için ne denli tehdit oluşturduğunu en basit şekliyle açıklıyor. 

Bu tabloyu daha da karanlık hale getiren Yeni Doğan Çetesi skandalı oldu. Geçtiğimiz aylarda patlak veren olay Türkiye’yi sarsan bir etik çöküş örneğiydi. Adana’da başlayıp 10’dan fazla ile yayılan skandalda, bazı sağlık çalışanları yenidoğan bebekleri kaçırarak yasa dışı evlatlık pazarına satıyor, ailelere ise "bebeğiniz öldü" yalanıyla sahte ölüm raporları sunuyordu. Olayın ortaya çıkması hastane kayıt sistemlerindeki denetim boşluklarını ve devlet kurumlarındaki yozlaşmayı gözler önüne serdi. Bu skandal, özellikle kırsal bölgelerdeki eğitimsiz ailelerin nasıl hedef alındığını ve sağlık çalışanlarının "kutsal" meslek imajının nasıl istismar edilebildiğini acı bir şekilde hatırlattı.  

Doktorlar ise bu sistemin içinde hem mesleki hem de insani açıdan ağır bedeller ödüyor. Kamu hastanelerinde çalışan hekimlerin aylık 50 - 70 bin lira maaş alan bir hekim, haftada 70 saati bulan çalışma temposu, gece nöbetleri ve hasta yakınlarının psikolojik-fiziksel şiddetiyle baş etmek zorunda. İstanbul Tabip Odası’nın 2022 raporuna göre, hekimlerin %68’i tükenmişlik sendromu yaşıyor, %42’si düzenli antidepresan kullanıyor. Mesleki tatminsizlik ve güvensizlik, son 5 yılda 30.000’den fazla hekimin yurtdışına göç etmesine yol açtı. Pandemi dönemi ise bu krizi daha da derinleştirdi. Hekimler, yetersiz kişisel koruyucu ekipmanla çalışırken, özel hastanelerin "VIP COVID paketleri" ile yüksek kârlar elde etmesi, sistemin çarpıklığını bir kez daha gösterdi. Sağlık Bakanlığı’nın vaka ve ölüm sayılarını manipüle ettiği iddiaları ise toplumla hekimler arasındaki güven bağını iyice zedeledi.  

Bu karmaşık sorunların çözümü, ancak köklü ve çok yönlü bir reformla mümkün. İlk adım, sağlık hizmetlerinin bir "hak" olduğu gerçeğinin kabul edilmesi. Kamu ve özel sektör arasındaki dengesizlik, hasta yararı gözetilerek yeniden düzenlenmeli. Özel hastanelerin kâr odaklı değil, toplumsal fayda temelinde hizmet vermesi sağlanmalı. Hekim başına düşen hasta sayısı, insani sınırlara çekilmeli; mesleki özerklik ve etik standartlar güvence altına alınmalı. İlaç endüstrisiyle ilişkilerde şeffaflık şart: Hekimlerin ilaç firmalarından aldığı her türlü destek kamuya açıklanmalı, reçete yazımı bilimsel verilere dayandırılmalı. Şiddete karşı ise sıfır tolerans politikası uygulamalı, hasta yakınlarına iletişim eğitimleri zorunlu kılınmalı.  

Toplumsal düzeyde ise hasta-hekim ilişkisini onaracak adımlar atılmalı. Medya, sağlık çalışanlarını "kahraman" değil, emeği sömürülen bireyler olarak resmetmeli. Sivil toplum kuruluşları, hasta ve hekim haklarını savunmak için ortak platformlar oluşturmalı. Örneğin, İsveç’te hasta dernekleriyle hekim sendikalarının işbirliği, Türkiye’de de örnek alınabilir. Unutmamak gerekir ki sağlık bir meta değil, insan onurunun temel taşıdır. Bu değeri korumak ancak adil, şeffaf ve insan odaklı bir sistemle mümkün.

İlk Yorumu Sen Yaz
code