4 Nisan 2025 Cuma
DOLAR 38.01 ₺
EURO 41.66 ₺
STERLIN 49.02 ₺
G.ALTIN 3,703.50 ₺
BTC 82,904.50 $
ETH 1,810.88 $
BİST 9,379.83

Mesut Bor: CHP'nin Yüz Yıllık Pratiği 

Yerel 114
Yayınlama: 3 Nisan 2025 Perşembe 12:01 Kaynak: Haber Merkezi Editör: Oktay Candemir

CHP'nin geçmişte neydi, gelecekte ne olur?

Mesut Bor: CHP'nin Yüz Yıllık Pratiği 

 

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), kuruluşundan bu yana Kürt meselesinde merkezi otoritenin baskıcı, inkârcı ve tekçi politikalarının hem teorisyeni hem de uygulayıcısı konumunda kaldı. 1923’te inşa edilen rejim, Türklük kimliğini mutlak bir üst kimlik olarak dayatırken, Kürtlerin tarihsel ve kültürel varlığını yok etmeyi hedefledi. Bu süreçte CHP, resmi ideolojinin taşıyıcılığını üstlenerek medeniyetin beşiği ve dünyada ilklerin ortaya çıktığı Kürt coğrafyasını "medeniyet götürülecek bir iç koloni" olarak tanımladı. 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile Kürtçe konuşmak suç haline getirildi. Şêx Seîd İsyanı’nın bastırılması sırasında binlerce sivil katledildi, on binlercesi yerinden edildi. 1937-38 Dersim Katliamı ise CHP’nin bu politikalarının doruğunu temsil ediyordu. Resmi belgelerde "tedip harekâtı" denilen operasyonlarda köyler yakıldı, kadın ve çocuklar toplu şekilde öldürüldü, kültürel miras yok edildi. CHP’nin tek parti iktidarı, Kürtlerin kolektif hafızasında "soykırım" ve "kültürel imha" olarak yer etti. Bugün dahi parti, bu tarihsel suçu "zamanın gerekliliği" diye savunmakta, özeleştiriden kaçınmaktadır.  

1950’de çok partili sisteme geçiş sürecinde CHP’nin Kürtlere dönük politikalarında köklü bir değişim yaratmadı. Demokrat Parti’nin iktidarında bile merkezi yönetimin asimilasyon politikaları sürdü. 1960 darbesi sonrası hazırlanan anayasa, Türklük vurgusunu pekiştirirken, 1970’lerde CHP’nin "ortanın solu" söylemi Kürt meselesini sınıfsal bir meseleye indirgedi. Köken olarak Kürt olan Ecevit döneminde dahi Kürtçe yasağı devam etti. Kürdistan illerindeki yoksulluk "feodal yapılar"la açıklanarak etnik boyut görmezden gelindi. 12 Eylül 1980 askeri cunta rejimi, CHP’nin merkezi otoriteyle olan bağlarını bir kez daha gösterdi. Cuntanın Kürtçe yasakları, işkenceli sorgulamalar ve zorla Türkleştirme politikaları karşısında CHP’nin sessizliği partinin resmi ideolojiyle olan organik bağını ortaya koydu. 1990’larda kontrgerilla operasyonları, köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetler sürerken, CHP bu süreci "terörle mücadele" retoriğiyle meşrulaştırdı.  

2000’lerde AK Parti’nin "Kürt açılımı" döneminde CHP, Kürtlerin anadilde eğitim ve yerel yönetimlerde özerklik taleplerini "ülkenin bölünmesi" olarak nitelendirdi. 2013-2015 çözüm sürecinde HDP ile masaya oturan AK Parti’yi "terör örgütleriyle pazarlık yapmak"la suçlayan CHP, Diyarbakır’daki Newroz meydanında okunan mektupları "ihanet" olarak yaftaladı. Oysa aynı CHP, 2015 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı aşmasının ardından AK Parti ile "milli mutabakat" adı altında Kürt karşıtı bir siyasi hat benimsedi. Bu tutum, CHP’nin Kürt meselesini daima merkezi otoritenin bekası üzerinden okuduğunu kanıtladı.  

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığında "sosyal demokrat" bir söyleme evrilme iddiası Kürt meselesinde yüzeysel kaldı. CHP, Kürtçe’nin özel okullarda seçmeli ders olmasını savunurken, aynı dilin kamusal alanda kullanımını "anayasal risk" olarak gördü. 2016’da HDP’li belediyelere kayyum atanması sürecinde sessiz kalan CHP, Kürt siyasetçilerin tutuklanmasını "hukuk devleti" söylemiyle meşrulaştırdı. Oysa aynı parti, kendi yönettiği belediyelerde Kürtçe tabelaları "yerel demokrasi" zaferi diye pazarlamaktan geri durmadı. Bu ikiyüzlü tutum CHP’nin Kürtleri "oy deposu" olarak görüp siyasi taleplerini araçsallaştırdığını ortaya koydu.  

DEM Parti’nin CHP’ye yönelttiği "tarihsel yüzleşme" çağrıları, partinin Kürt meselesindeki açmazını gözler önüne seriyor. CHP, Kürdistan'daki teşkilatlarını yerel dinamiklerle bütünleştirmek yerine, merkezi bürokrasinin atadığı isimlerle yönetiyor. Kürtçe’nin kamuda kullanımını savunan Özgür Özel’in açıklamaları, parti içindeki ulusalcı kanadın tepkisiyle karşılaştığında geri çekiliyor. CHP’nin Kürt meselesini "demokratikleşme" genel başlığı altında eriterek etnik ve politik talepleri görünmez kılması, resmi ideolojinin asimilasyon projesinin bir uzantısı olarak okunuyor.  

CHP’nin Kürtlerle ilişkisindeki temel çelişki, "merkezi otoritenin sadık muhafızı" rolünden sıyrılamamasında yatıyor. Parti, Dersim Katliamı’nın acısını dindirecek bir özeleştiri yapmadığı gibi, Kürtlerin siyasi iradesini tanıyacak anayasal reformları da reddediyor. CHP’nin 2023 seçimlerinde Kürtlerden destek alma çabası, Kürtçe tabelalar veya kültürel projelerle sınırlı kaldı. Anadilde eğitim, yerel özerklik veya siyasi tutukluların serbest bırakılması gibi temel talepler CHP programında yer bulamadı. Kürtler, CHP’yi "demokrasi umudu" olarak görse de, parti aklı Kürt kimliğini tanımadıkça Kürt halkı bu umudun boş bir beklenti olduğunu biliyor.
CHP’nin yüz yıllık pratiği, Kürt meselesinde "çözüm" değil "sorunun ta kendisi" olarak öne çıkıyor. Parti, Kürtlerin eşitlik talebini daima resmi ideolojinin gölgesinde "lütfedilecek bir hak" olarak gördü. Bugün dahi CHP, Kürt siyasi hareketini "meşru muhatap" olarak tanımıyor. Bu tutum, Kürtlerin CHP’ye duyduğu güvensizliği derinleştiriyor. CHP, ancak tarihle yüzleşip Kürt halkının siyasi iradesini tanıdığında "yeni bir sayfa" açabilir. O güne dek Kürtlerin gözünde "merkezin kırmızı çizgilerini savunan muhalif" rolünden kurtulamayacak ve Kürt halkından gerekli desteği alamayacaktır. 

Kürtlerin CHP’ye yönelik köklü güvensizliği yalnızca tarihsel travmalarla sınırlı değil, güncel siyasetin gerçeklerinden de besleniyor. CHP, anadilde eğitim hakkını savunmuyor, yerel yönetimlere kayyım atanmasını "hukuki süreç" diye normalleştiriyor, Kürt siyasi tutukluların serbest bırakılmasını gündeme getirmekten kaçınıyor, Kürtlerin bayrağına "paçavra" deme hadsizliğini gösteriyor, hatta bir polis memurunun Newroz'da çocuklara pamuk şekeri dağıtmasından bile rahatsız olabilecek kadar alçalabiliyor. Bu da, Partinin Kürt meselesine dair tüm söylemleri, merkezi bürokrasinin çizdiği sınırlar içinde kalıdığını gösteriyor. CHP’nin Kürtlerle kurduğu ilişki bir yandan taktiksel ittifaklar, diğer yandan ise Türklük vurgulu resmi söylem arasında sıkışmış durumda. Bu açmaz, CHP’yi Kürtler nezdinde "değişim" değil "statüko" partisi olarak konumlandırıyor.  

Son olarak CHP, kuruluş felsefesinin dayattığı merkeziyetçi ve inkârcı zihniyeti aşamadığı sürece Kürt meselesinde inandırıcı olamayacak. Geçmişte AKP-MHP iktidarı HDP'li belediyelere kayyum atayıp belediyeleri gasp ederken, Suriye'ye operasyon başlatırken veya siyasetçilere fezleke hazırlanırken iktidara destek değil de tutarlı davranıp karşı çıkmış olsaydı Kürt halkı bugün İmamoğlu'na yapılan haksızlık karşısında sokakta dayanışma halinde olurdu. Tüm bu olanlar Kürtlerin eşitlik talebi ile CHP’nin Türklük temelli siyasi kimliğiyle çelişiyor. CHP, ancak Dersim’den Roboski’ye uzanan merkezi otorite şiddetiyle yüzleşip Kürt halkının siyasi iradesini tanıdığında "yeni bir siyaset" inşa edebilir. Ne var ki CHP’nin böyle bir dönüşümü gerçekleştirecek siyasi iradesi veya toplumsal desteği yok. Belki de buna niyeti yok! 
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Kürtlerin ortaya koyduğu eşitlik ve özgürlük mücadelesi sadece CHP’yi değil, tarihsel adaleti talep eden yeni siyasi dinamikleri de şekillendirmekten daha fazlasını yapacaktır

 

İlk Yorumu Sen Yaz
code